Şizofreni Dernekleri Federasyonu

Ruh Sağlığı Sorunu Olan Kişi Hakları Bildirgesi

Küresel bir kuruluş olan ve 250.000 psikiyatristi temsil eden Dünya Psikiyatri Birliği (WPA), BÜTÜN hükümetleri, ruhsal hastalığı/ruhsal yetiyitimi/ruh sağlığı sorunu olan kişilerin ruhsal durumları nedeniyle ayrımcılığa maruz kalmamaları ve diğer vatandaşlarla eşit biçimde tüm haklardan yararlanmaları ve onlara tam bir vatandaş olarak davranılmasının garanti altına alınması için çağrı yapmaktadır.
Dünya Psikiyatri Birliği, uluslararası toplumun çeşitli insan hakları anlaşmaları ve sözleşmeleri aracılığıyla ifade ettiği çabaları ve özellikle Birleşmiş Milletler’in Engellilerin Haklarına İlişkin
Sözleşmesi’ni desteklemektedir. WPA ruhsal hastalığı/ruhsal yetiyitimi/ruh sağlığı sorunu olan kişilerin haklarını savunma ve uygulama yeterliliği olduğunu, dolayısıyla, diğer vatandaşlarla eşit
muamele görmeleri gerektiğini tekrar vurgular. Aşağıdakilerle sınırlı olmaksızın, haklar şunlardır:

1. Düşük maliyetli, ulaşılabilir ruhsal ve fiziksel sağlık hizmeti hakkı

2. Toplumdaki diğer bireyler gibi bağımsızca yaşama hakkı

3. Diğer bireyler için de geçerli olan, pozitif ayrımcılığı da içeren çalışma, çalışma olanakları ve işte korunma hakkı

4. Gıda, barınma, giyinme ve diğer temel gereksinimleri karşılayacak yeterli gelir hakkı

5. Erişilebilir, tamamlanmış, uygun fiyatlı konut hakkı

6. Diğer vatandaşlar gibi eğitim ve öğretim hakkı

7. Serbest dolaşım hakkı ve seyahat özgürlüğü kısıtlamalarının kaldırılması

8. Mülk almak, miras yoluyla mülk edinmek ve elden çıkarmak hakkı, ve bu hakkı kullanmak için uygun desteğin sağlanması

9. İhtiyaç olduğunda ek destekle, evlenme, çocuk sahibi olma/evlat edinme ve aile kurma hakkı

10. Geleceğini belirleme ve kendi yaşam seçimlerini yapma hakkı

11. Seçme ve kamusal görevlere seçilme hakkı

12. Kanun önünde diğer vatandaşlarla eşit olma ve kanun tarafından korunma hakkı

13. Acımasız, insanlık dışı, onur kırıcı tedavi ve cezaya maruz kalmama hakkı

14. Mahremiyet ve özel yaşam hakkı

15. Toplumdaki kültürel ve sosyal yaşantıya katılma ve kendi seçtikleri dine göre yaşama hakkı

Dinesh Bhugra
Dünya Psikiyatri Birliği Başkanı
Cenevre, İsviçre

Kaynak

Hazırlayan: Sibel Aksüt

Ruhsal Hastalıkların Medya Sunumu Önemli Midir?

Medya neden kalıp yargı ticareti yapıyor? Son günlerde medyada sıkça sansasyonel haberlerle karşılaşıyoruz. Haberlerin biri diğerini kovalıyor adeta derecesi konusunda rekabet ediyorlar. Bunların temelinde medyanın ticari kaygılar içinde hareket etmesinden dolayı gerçekçi bilgilerden ziyade oldukça dikkat çekici, olağandışı, okurlar/seyirciler tarafından kabul gören, daha önce denenmiş klişeleri kullanan, gerilim yaratan ve önyargılara oynayan ifadeler kullanmak yatmaktadır. Onlar için 'haber değeri' bu amaçları içeren maddi gelirden ibarettir. Özellikle şiddet ile ruhsal hastalıkları bir arada kullanmak artık kalıplaşmış, kemikleşmiş bir hale büründü. Kimi zaman ise (genel olarak güncel psikolojik rahatsızlıkları konu alan dizilerde) ruhsal hastalıkla alakalı gerçekleri aktarırken ekstra dramatize etme, Türk halkının drama olan rağbetinden faydalanma söz konusudur.
    Şimdi bir limonu ortadan ikiye kesin. Bir yarımını ağzınızın üzerine getirin ve sıkın. Ne hissettiniz? O ekşi tadı duyumsadınız mı? Yüzünüzü ekşi tat almışcasına buruşturdunuz mu? Yoga yaparken ya da klostrofobi ile mücadele ederken sizi bir sahil kenarına yürüyüşe götürürler. Denizin tuz kokusunu, tatlı tatlı esen yüzünüzü okşayan meltemleri, bastıkça ayağınızın altında dağılan ılık kumları, dalga seslerini hissedersiniz. Sizce neden? Çünkü beyin hayal ile gerçeği ayırt edemez. Hayallerimiz bazen yaşadıklarımız kadar gerçek gelir. Bu gerçekliğini daha önceki deneyimlerimizden ya da başkalarında görerek dolaylı yolla deneyimlediklerimizden alabilir.  Yani esasında şunları söylemek istiyorum:
Şizofreni tanılı bireyler saldırgan değildir. Onlar kendi hayatlarında oluşan boşlukları doldurmak adına kendilerine iyi gelen hayali durumlara sığınırlarken kendilerini hayali dünyanın tam ortasında bulurlar hepsi bu zannımca. Arkadaşı olmayan biri hayali arkadaşlar oluşturabilir, hayali birinden hoşlanabilir, kendisini şöhretli biri sanabilir. Gerçek hayattaki yoksunlukla başa çıkarken hayallerin mutlu etmesi onların bu düşüncelerini güçlendirir, hayali dünyanın içine daha da çekilirler. Şizofreni tanısı içerisinde mevcut olan başlıca bir semptom değildir saldırganlık, aksine oldukça nadir görüldüğü gözlenmiştir. Şiddet, aileden ve sosyal çevreden öğrenilen bir durumdur. Şiddete; Öfke kontrol problemleri, çevresel şartlar, şiddeti destekleyen kültür içinde yetişmiş olmak, ağır tahrik, madde kullanımı, bilinçli olmama hali gibi daha birçok faktör neden olabilir. Bir diğer boyutla, fizyolojik açıdan bakarsak şiddet; beynin kimyasından, beynin kendini koruma içgüdüsünden ta mağara dönemine varan kalıtsal olarak aktarılan ilkelliğinden, amigdalanın parlamasına engel olan beynimizin modern tarafına (prefrontal kortekse) yatırım yapmamış olmamızdan kaynaklanabilir. Bu durumda şiddet şizofreni tanısının dışında başka bir rahatsızlık olarak ele alınmalıdır. Şiddetin sadece ruhsal hastalıkla bağdaştırılması kalıp yargıları yenilemekten, yaygınlaştırmaktan başka bir şey değildir. 
    Ruhsal hastalıkların medya sunumu önemli midir? Araştırmalara göre yaklaşık olarak dörtte üçümüz ruhsal hastalığı olan birini tanıyoruz. Kendimize şöyle bir soru sormayı öneriyorum: Ruhsal hastalıkların medyadaki sunumu ruhsal hastalığa sahip tanıdığımız kişiye karşı olumsuz yönde bir çağrışım oluşturdu mu? Şüphesiz ki bazı evlerde televizyon sabah açılıp akşam yatmadan önce kapatılmaktadır. Bizim evimizde de öyle. Medyadaki bu kalıp yargılarla farkında olarak veya farkında olmaksızın muhakkak karşılaşmış olmalıyız. Benzer sunumları duya duya artık çoğumuzun zihninde, üzerinde durmasak bile farkında olmaksızın yer etmiş durumdadır. Araştırmaktan yoksun olup etraftan duyduklarına inanma eğilimleri olan kesimi de unutmamak gerekir. Medyanın  milyonlara ulaşabilen, kitleleri harekete geçirebilen gücünü küçümsememeliyiz. Yani gazeteler, televizyonlar, filmler/diziler, sosyal medya günümüzde toplumun büyük kısmının yaşamının bir parçası olmuşken medyanın önemi yadsınamayacak kadar çoktur. Bu nedenlerle medyanın imajı ve oluşturduğu algı çok önemlidir. 
    Peki, bu konuda neler yapılabilir? Aslında cevap o kadar da meziyetli değil. En temel yapılması gereken şey, haber diline ve içeriğine dikkat edilmesi olacaktır. Medya, haber paylaşımlarındaki dili haberi çekici hale getirmek için, habere konu olan kişilerin haklarını ihlal etmemeli; seçilen kelime, yüklenen anlam, roller üzerine dikkat edilmeli; ihtiyaçlar ve hakları ön plana çıkarmalıdır.   

Yazar: Emsal DİRLİK

Mavi Atın Hikayesi..Bir şehir, bir hekim, bir devrim

Trieste…
Akdeniz’de İtalya’nın Adriyatik kıyılarındaki bu küçük şehir pek çok insan için farklı çağrışımlar yaratabilir.
Bir edebiyatçı için, James Joyce ya da Italo Svevo’nun anılarıyla birlikte olmayı…
Sıradan bir turist için, eski Yugoslavya coğrafyasına ucuz yollu bir geçiş olanağı yaratmayı..Bir öğrenci için farklı kültürlerden ve farklı ülkelerden gelen öteki öğrencilerle bir hoşgörü ikliminde dolaşmayı…Deniz meraklıları için sıcak bir Akdeniz limanını…

Bir ruh hekimi için ise Trieste, toplum psikiyatrisi kavramının ilk kez yaşama geçirildiği bir devrimin coğrafyası olarak anlam kazanır.

Yetmişli yılların başında İtalya’da büyük akıl hastanelerinin kapatılmasını ve toplum içinde tedavi anlayışını amaçlayan bir hareket başlatılmıştı.1971’de Trieste’deki akıl hastanesinde 1200 hasta “yatıyor”du. İtalyan sağlık sisteminde o dönemde gerçekleştirilen reformla birlikte, ruh sağlığı bütçesinin % 94’ü toplum odaklı merkezlerin kurulmasına, sağlık ve sosyal hizmetlerin entegre edilmesine ayrıldı.Bu dönüşümün sonrasında, hastaların iş edinme oranlarında artış, işlevselliklerinde yükselme ve suç oranlarında azalma gözlendi.

1974 yılına gelindiğinde ise, hastanenin kilitli kapıları açıldı ve hastaların diledikleri zaman dışarı çıkmalarına fırsat verildi. Hastane yıkıldı ve hastane çalışanları ile halk ele ele vererek iki buçuk metre yüksekliğinde, ahşaptan mavi bir at yaparak hastanenin girişine yerleştirdiler.

Geçmişte hastane faaliyetteyken hastane çalışanlarından başka hiç kimsenin dışarı çıkma hakkı olmadığı kurumdan çıkmasına izin verilen tek canlı çamaşırhaneden kirli çamaşırları dışarı götüren bir attı.

Köklü değişiklikle birlikte bu at bir bakıma özgürlüğün ve toplumdan kopmamanın bir sembolü haline geliyordu.1980 yılında Dünya Sağlık Örgütü Trieste deneyimini şu sözcüklerle değerlendirmişti: “Ruh sağlığı merkezlerinin, grup evlerinin ve destekleyici toplum sisteminin sağlanması, akıl hastanesindeki yatak sayısındaki düşüşle eş zamanlı olmuştur.
Hastane koğuşlarının kapatılmasıyla hastane çalışanları ve hastalar toplumla bütünleşmiş, sorumluluğa ara verilmemiş ve adeta tedavi ekibi ve hastalar, büyük-depo akıl hastanelerinin ortadan kaldırılması (deinstitutionalization) girişimini birlikte gerçekleştirmişlerdir.

Bu etkileyici öykünün baş mimarı ise Dr. Franco Basaglia idi.Dr. Basaglia, psikiyatri eğitimini Padua Üniversitesi Nöropsikiyatri bölümünde tamamladıktan sonra on dört yıllık akademik kariyerini bırakarak Gorizia Akıl Hastanesinde yönetici olarak çalışmaya başlamıştı.Gorisa’da çalışırken çalıştığı hastanenin toplum temelli tedaviye yönelmesi için yaptığı ilk girişimler bir labaratuvarda büyük bir çalışmanın öncesinde yapılan ön hazırlıkları anımsatıyordu.Pek çok insan onu anti-psikiyatri akımının bir temsilcisi olarak değerlendiriyor; o ise kendisini “demokratik psikiyatri” akımının bir neferi olarak değerlendiriyordu.
Basaglia için özellikle önemli olan, hastayı geleneksel tanı ölçütlerinin dar sınırları içine yerleştirmek ve bununla sınırlı kalmanın ötesine geçebilmek ve hastaları birer insan olarak kavrayabilmekti.

Onu akıl hastalığı kavramını reddettiğini düşünerek eleştiriyorlardı ama o akıl hastalığını değil akıl hastalığının “etiketini” reddettiğini ifade ediyordu.
Basaglia için bizzat özgürlüğün kendisinin tedavi edici bir etkisi vardı.
Doğrudan doğruya “kapatılmak” ise bir bakıma “kurumsal nevroz” yaratıcı bir etken olarak kendisini gösteriyordu.

Hastaneler açık olmalıydı…

Basaglia için hastaların yaşadıkları mekanın kurum mimarisini yansıtmaması ve her birisi için gerekli kişisel alanı içermesi; hastalara kendilerini ifade edebilecekleri alanların sağlanması başlıca gereklilikti.
Her hasta kendi başına bir kimlik, kendi başına bir öykü, kendi başına kendi yaşam hikayesinin kahramanı idi…
Esas olan, onları yeniden bu kimlikle, bu öyküyle, bu kahramanlıklarıyla buluşturabilmekti.

Basaglia, ilk kez, 1977 Haziran ayında, hastaneden topluma geçişin temellerini attı.
Kurduğu Toplum Ruh Sağlığı Merkezi ile ilk bakışta ekonomik olarak “ateş pahası”, ancak orta ve uzun erimde yarar-zarar oranı yüksek olan bu uygulamanın manevi getirileri ise “paha biçilemez” nitelikteydi.

Trieste’yi görmedim.
Avrupa’nın güneyinde hoşgörünün ve özgürlüğün sembolü olan bu şehri görmek ve Mavi At’a gülümsemek istiyorum.
Basaglia’nın sesi şehrin sokaklarına bir özgürlük şarkısı gibi sinmiş olmalı…

Haldun Soygür

Uykusuz Çocuklar: Şizofreni Yazıları
Yazar: Haldun Soygür
Okuyanus Yayın 1. Baskı 
İstanbul, Nisan 2010


*Bu içerik Sibel Aksüt tarafından Şizofreni Dernekleri Federasyonu’nun internet sitesi aracılığıyla oluşturulmuştur.

Şizofreni Dernekleri Federasyonu’nun Tanımı ve İlkeleri



Şizofreni Dernekleri Federasyonu, ülkemizde ruhsal bozuklukların ortaya çıkmasını önlemeyi temel görev edinen koruyucu ruh sağlığı anlayışını toplumun her kademesinde yerleştirmek ve yaşama geçirmek; ruhsal bozukluklar ortaya çıktığında mevcut tüm tedavi olanaklarını hastalıktan muzdarip birey için seferber etmek ve tedavi sonrası bireyin sevmek ve üretmek kapsamındaki yetilerini ifade edebilmesi için olabilen en kapsamlı zemini oluşturmak ufku içinde çalışır.  Bu ufukla federasyonumuz, aşağıdaki öncelikleri görev edinmiştir:

• Şizofreni hastalarının ve diğer ruhsal hastalıkların tedavisini, rehabilitasyonunu, hasta ve hasta yakınlarının dayanışmasını ve toplumun desteğini sağlamak,

•Hastaları toplum dışına iten damgalayıcı anlayışlara karşı mücadele etmek, hastaların yasal hakları konusunda bilgilendirme çalışmaları yapmak ve şizofreni ile ilgili bilimsel çalışmalara destek vermek

•Hasta veya hasta yakını olarak hastalıktan etkilenen bireylerin moralini olabildiğince yüksek düzeye çıkarmak ve bunu devam ettirmek;

•Hastalığın sebep olduğu işgücü/emek, üretim, zaman ve diğer ekonomik değer kayıplarını en aza indirmek, kişilerde ruhsal, fiziksel ve sosyal iyilik halinin oluşumuna katkı sağlayarak toplumsal fayda oluşturmak;

•Hastaların hastane ve ev bakımı dışında da sosyal yaşama uyum sağlayabilmeleri ile ailelerin de ortak sorunlar etrafında bir araya gelebilmeleri ve yardımlaşma, paylaşım ve dayanışma için örgütlü davranmayı yönlendirmek ve toplumsal kaynakları harekete geçirmek

•Hasta ve hasta yakınlarının sorunlarını rahat bir ortamda tartışıp çözümler üretebilmelerini sağlamak, yararlı olacağı düşünülen çeşitli uğraşı, eğlence ve aktiviteler düzenlemek,

•Federasyon üyesi dernek üyelerinin yiyecek giyecek gibi zorunlu ihtiyaç maddelerini ve diğer mal ve hizmetlerle, vadeli kredi ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla sandık kurmak.

•İlaç ve tedavi, sosyal güvenlik ve sosyal yardım hakları konusunda bilgilendirmeler yapıp çözümler üretmek, hastaların iş eğitimine destek vermek, sosyal ve mesleki rehabilitasyon konularında çalışmalar yapmak,

•Tedavi ve rehabilitasyon için gereken tesisleri kurmak; bu amaçla başka kurum, kuruluş ve kişilerle işbirliği yapmak, geliri amaç doğrultusunda kullanılmak üzere işletmeler kurmak ve buraları sosyal uyumlandırma amacıyla hasta ve hasta yakınları için çalışma merkezleri olarak düzenlemek ve kullanmak,

•Amacı doğrultusunda her türlü taşınır ve taşınmaz malları iktisap etmek, kiralamak ve bunları tasarruf etmek,

•Hasta ve hasta yakınlarına sorunları için genel olarak hukuki yardım ve yol göstermelerde bulunmak,

•Hastalar ve hasta yakınları için barınma ve bakım olanakları sağlamak; hastane, klinik, yurt, pansiyon, kamp, huzurevi, spor tesisleri, lokal ve benzeri tesisler kurabilmek için çalışmalar yapmak,

•Tıbbi- psikiyatrik buluş ve geliştirmeler için bilimsel çalışmalar yapmak veya bu tür çalışmalara destek vermek ve bu buluş ve gelişmeleri hayata geçirmek için bunların yasal düzenlemelere yansımalarını sağlamak,

•Bireysel ve giderek toplumsal ruh sağlığı için şizofreni ve diğer ruhsal hastalıkların utanılması ve saklanması gereken hastalıklar olduğu düşüncesini toplum zihninden silerek hastalığın gizli seyir ve varlığına engel olmak için çalışmalar yapmak

•Toplumun hastalara karşı anlayışlı, ilgili, duyarlı, şefkatli, sabırlı ve vicdanlı bir tutum edinmesini sağlamak, hastalık hakkındaki önyargı, damgalama ve yanlış bilgileri yıkmak için uğraş vermek

•Hastaların manevi ve fiziksel varlıklarının onur kırıcı, aşağılayıcı ve benzeri davranışlara ve insanlık onuruna aykırı durumlara uğramalarını önleyici tedbirler alınması için çalışmalar yapmak ve gerekirse şikayet ve suç duyurularında bulunmak.

•Federasyona bağlı derneklerin yaptıkları faaliyetlere maddi ve manevi destek sağlamak.


*Bu içerik Sibel Aksüt tarafından Şizofreni Dernekleri Federasyonu’nun internet sitesi aracılığıyla oluşturulmuştur.


Şizofreni Dernekleri Federasyonu
Mareşal Fevzi Çakmak Cd.
39/6 Beşevler – ANKARA
Tel: +90 (312) 212 11 12

E- mail: federasyon@sizofrenifederasyonu.org

Mavi At Kafe
Mareşal Fevzi Çakmak Cd.
31/8 Beşevler- ANKARA
Tel: +90 (312) 212 00 06

Şizofreni Dernekleri Federasyonu internet sitesi




Şizofreni Kavramının Tarihsel Gelişimi

Şizofreni, ruhsal durumun hemen tüm alanlarında belirti ve bulgular gösteren, genellikle gençlik yıllarında başlayan, gidiş ve sonlanışı kişiden kişiye ve süreç içinde değişen, henüz etiyolojisi tam olarak bilinmeyen ve önemli ölçüde yeti yitimine yol açan bir toplum sağlığı sorunudur (Soygür,Erkoç,2007).

Şizofreni kavramının bugün algılandığı biçiminden bu yana geçtiği yollara bakınca, kendimizi M.Ö. 1400' lü yıllarda bulabiliriz. Hinduizm inancına ait Hint Veda yazılı metinlerinde (Veda, bilgi anlamına gelir) bugün seyri ağır geçen şizofreni belirtilerinin ayrıntılı olarak ele alındığı görülür. Bu metinlerde çıplak dolaşan,özbakımı azalmış,yaşamlarını boş ve anlamsız bir şaşkınlıkla geçiren, din ile ileri derecede ilgilenen kendini Tanrı zanneden, zehirleneceğinden korkan, yeni bir tufana neden olmamak için işemeyi reddeden insanlardan söz edilmiştir. Aynı şekilde bir Çin metni olan "sarı imparatorun dahili tıp klasiği" de M.Ö.1000' li yıllarda ruhsal rahatsızlıkların fiziksel rahatsızlık olarak ele alındığı bir yazılı kaynaktır. Eski Yunan mitoloji metinlerinde de şizofrenide rastladığımız davranışlara değinildiği saptanmıştır. M.Ö. 400’lü yıllarda, ruhsal bozukluklar ilk kez Hipokrat tarafından tıbbi bir durum olarak ele alınmıştır. Hipokrat' ın melankoliyi, "kara safranın beyin üzerindeki etkisiyle ruhun kararması" şeklinde tanımlamasıyla, ilk kez ruhsal bozukluklarla beyin biyokimyası arasında bir bağlantı kurulmuş olmaktadır.

M.S. birinci yüzyılda Kapadokyalı hekim Arateus’un ve M.S. ikinci yüzyılda hekim Soranus’un yazılarında bugün şizofreni olarak tanı koyulabilecek belirli vakalar canlı bir ifade ile anlatılmıştır. Romalı hekim Galen (M.S.130-200), tıp ve ruhbilim arasındaki ilişkiyi en çok bütünleştiren hekim olmuştur.
Ortaçağ Avrupası’nda, ruhsal sorun yaşayanlar, ruhunu şeytana teslim etmiş kişiler olarak işkencelere maruz kalmışlar, diri diri yakılmışlardır.(Cadı avı)
Kudüs ve Bağdat gibi kentlerde sekizinci yüzyıldan itibaren ruhsal sorun yaşayan kişiler için hastaneler yapılmıştır. İbni Sina’nın hekimler için temel başvuru kaynağı olan “Kanun” adlı kitabında  on iki çeşit ruhsal sorun tanımlanmıştır. İslam dünyasında ilk Bimarhaneler (Darüşşifa) kurulmuştur. On dördüncü yüzyılda Floransa, İspanya, Belçika ve İngiltere' de ilk akıl hastaneleri (Asylum) açılmıştır. On sekizinci yüzyılın sonlarından aydınlanma devriminin gerçekleşmesine kadar da, ruhsal sorun yaşayan bireyler, hem korkulan ve kapatılan, hem de alay konusu edilip eğlenilen bir konumda olmuşlardır.

Şizofreninin tanı, tedavi ve araştırma süreçlerine ilişkin öncü adımların on sekizinci yüzyılda atılmaya başlandığı söylenebilir. Bu yıllar, Fransa’da Philippe Pinel’in 1793’de ruhsal sorun yaşayan kişilerin zincirlerini çözerek modern psikiyatrinin başlangıcını oluşturduğu sürece eşlik eden yıllardır. Pinel,gözlemlerine dayanarak geliştirdiği sınıflandırma denemesinde; mani, melankoli, zeka geriliği ve demans gibi sorunları tanımlamıştır( Soygür,Erkoç,2007).

Şizofreni kavramsal olarak Yunan kökenli schizein (bölmek) ve phren (zihin) kelimelerinin  birleşimiyle ortaya çıkmıştır. Bölünmüş zihin anlamına gelen şizofreni kavramını literatüre kazandıran kişi İsviçreli psikiyatrist Eugen Bleuler (1857-1939) olmuştur.
Kavramın keşfine Alman psikiyatrist Emil Kraepelin' in (1856-1926) katkısı, Bleuler ile ayrışarak olmuştur. Kraepelin şu an şizofreni olarak adlandırdığımız kavramı,1898'de “demans preacox” (erken bunama) olarak tanımlamış ; erken başlangıç ve ilerleyici kaçınılmaz entelektüel bozulmanın (demantia) ortak bir yapı oluşturduğunu düşünmüştür. Kraepelin geniş kabul gören kapsamlı bir “şizofreni” tanımlaması yapan ilk ruh hekimidir. Bu terimle şizofreninin başlangıç ve sonlanışını imlemiş; sınırlarını manik-depresif psikozdan ayırmıştır. Çalışmalarını sürekli gözden geçiren Kraepelin, psikiyatrik hastalıkları, sonlanışlarına göre, yıkım gösterenler (dementia praecox) ve göstermeyenler (manik-depresif psikoz) olmak üzere iki büyük grupta toplayarak işe başlamış, daha sonra da dementia praecox adını verdiği tabloyu hebefrenik tip, katatonik tip ve paranoid tip olmak üzere üç sınıfa ayırarak sınıflandırmasının esaslarını tamamlamıştır (Soygür,Erkoç,2007).
Bleuler ise bu durumun mutlaka erken başlangıçlı olmadığına ve kaçınılmaz olarak demansa ilerlemeyeceğine inanıyordu. Bu nedenle "dementia praecox" (erken bunama) etiketini kabul etmeyip, şizofreni terimini önermiştir.
Başlangıç yaşının ve kötüleşen seyrin, tanımlayıcı özellikler olmadığının kabul edilmesiyle birlikte, Bleuler kavramsal bir sorunla karşı karşıya kalmıştır. Şizofreninin belirtileri, insanlar arasında büyük ölçüde farklılık gösterebiliyordu. Bu yüzden farklı diğer rahatsızlıkları ortak bir paydada belirlemesi gerekiyordu. Bu amaçla benimsediği mecazi kavram, "çağrışımsal zincirlerin kırılması" oldu. 
Çağrışımsal zincirler sadece kelimeleri değil düşünceleri de birleştiriyordu. Amaca yönelik etkili düşünme ve iletişim, sadece bu yapılarda sorun olmadığında mümkün oluyordu. Çağrışımsal yapıların şizofrenide sorunlu bir yapıda olduğu düşüncesi daha sonra diğer rahatsızlıkları açıklamak için de kullanılabilirdi.
Kraepelin erken bunama belirtileri olan kişilerin küçük bir yüzdesinin kötüleşmediğini fark etmişti ancak bu tanısal kategoriyi hastalık seyri kötü olan kişilerle sınırlandırdı. Bleuler' in çalışması ise sorunun daha kapsamlı bir kavramsallaştırmasını beraberinde getirdi. İyi seyire sahip bazı kişileri de şizofreni olarak teşhis etti ve diğer klinisyenlerden farklı tanılar alabilecek birçok kişiye şizofreni tanısı koymuştur.

1933 yılında Manfred Joshua Sakel şizofrenide insülin koma tedavisini geliştirmiştir. 1934 yılında Leland E. Hinsie şizofreni tedavisiyle ilgili oksijen depvirasyonu (yoksunluk) ve CO2 inhalasyonu (soluma) tedavisini geliştirmiştir. 1940-1950' li yıllarda ise özellikle ABD'de şizofreni tedavisi gören kişilerin beyninin bir bölümünün cerrahi olarak alınması anlamına gelen lobotomi oldukça rağbet görmüştür. Bu dönemde sadece ABD'de 50.000 kişiye lobotomi uygulandığı öne sürülmüştür. 1952'de Delay, Deniker ve Harl ilk psikofarmakolojik ajan olan kloropromazini bulmuştur. 1954 Mueller, Schlitter ve Bein, rauwolfia bitkisinden üretilen reserpini bulmuştur ve ilaç olarak kullanılmaya başlanmıştır. 1965 Goldberg, Kelrman ve Cole şizofreninin pozitif belirtilerini diğer belirtilerden ayırt etmişlerdir.
Günümüzde dünyanın hemen her yerinde uzmanlar görüş birliği içerisinde aynı ölçütleri kullanarak şizofreni tanısı koymaktadır. Bu son derece olumlu bir gelişmedir. Çünkü şizofreninin kendine özgü bir belirtisi yoktur, ancak belirtiler kümesinin bir dönemde bireyin yaşamına olan etkisi göz önüne alınarak şizofreni tanısı konulur (Yıldız,2018). Günümüzde kullanılan en önemli iki tanı kriteri olarak, Amerikan Psikiyatri Birliği' nin DSM-5 (Ruhsal Hastalıkların Tanı ve Sınıflandırması) ve Dünya Sağlık Örgütü' nün ICD-10' u (Ruhsal ve Davranışsal Bozukluklar Sınıflandırması) kabul edilir.

Hazırlayan: Sibel Aksüt

Kaynaklar

Soygür, H., Alptekin, K., Atbaşoğlu, C.E., Herken, H., Şizofreni ve Diğer Psikotik Bozukluklar. Ankara,
Türkiye Psikiyatri Derneği, 2007.

Kring, Ann M., Johnson, Sheri L. Anormal Psikolojisi, Şahin, M. ( Çev. ed.), Nobel Akademik Yayıncılık, 2019

Yıldız, M. Şizofreni, Hastalığı Anlamak ve Onunla Yaşamayı Öğrenmek, Umuttepe Yayınları, Kocaeli, 2018

Görmezden Gelmeyelim Şizofreninin Tarihçesi 





Öteki Denilen Ben

Biz insanlar da tıpkı hayvanlar ya da bitkiler gibi bir bedene sahibiz. İnsan nasıl insan oldu? Bu büyük soruya aranan yanıtlara bakınca insanın geçtiği bazen de geçip izlerini sildiği tüm yollarda, ayak izlerine rastlamak olasıdır. Bu izler kimi zaman somut bir iz gibi görünse de aslında çoğu kez metaforik bir anlamda kendine yer bulmaktadır. Sadece tek bir ayak izi değildir buradaki. İç içe geçmiş, birbirini çiğnemiş çoğu kaybolmuş sonsuz izler. Bu, bizim ruhsallığımızı olumsuz anlamda etkileyen, toplumsal varoluşumuzun en büyük simgesidir de aynı zamanda. Çoğu kez sağlıklı kabul edilen insan topluluğu, kendini toplumsal boyutta görünür kılmak için ezip geçtiklerinin farkında bile olmamaktadır. Toplum dediğimiz sosyal yapı, birliktelik, iç içelik ister; bu isteğini gerçekleştirirken de uyum bekler. Bunun için “sağlıklı” bireyleri tercih eder. Sosyal yapısına uymayan niteliğe sahip olanları dışarıda tutmayı tercih eder. Aksi halde sistemsel bozulma oluşacağını düşünmektedir. Ancak uyumsuz nitelikte bulduğu kişiler de bir şekilde varoluşunu sürdürmek zorundadır. Bu durumu toplum çoğu kez görmezden gelir.
Buraya kadar eleştirimiz toplum, sosyal yapı üzerineydi. Ancak gözden kaçırmamamız gereken asıl nokta toplumu bireylerin oluşturduğu gerçeğidir. Yani insan psikososyal bir varlıktır. Toplum da sosyopsikolojik bağlam dışında ele alınacak bir oluşum değildir.
İnsanın biyopsikososyal bir varlık olduğu gerçeğinden hareketle konumuzun içeriğine yavaşça yaklaşalım. Toplumsal yapının reddettiği bireyler kimi zaman bedensel sorun yaşayan, kimi zaman uyum sorunu yaşayan, kimi zaman ruhsal sorunların yarattığı düşünsel yaklaşımlar nedeniyle tıbbi tanı almış bireyler olabiliyor. Bu reddedilen bireylerden en bilineni ve çoğu zaman en görmezden gelineni şizofreni tanısı alan bireylerdir. Toplumun şizofreni tedavisi gören bireylere karşı tutumu çoğu kez hatalı bir duruştadır. Bu tutumun olumsuz bir biçime bürünmesinin nedeni toplumun konuya dair ilgisinin yetersizliğinden ve bilgi eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Bunun en net örneği “dil, söylem” ile kendini belli eder. Örneğin bir insanın herhangi bir durumu kuşkuyla karşılamasını şizofreni diye niteleyen bir toplum algısı içindeyiz. Ya da kızılan bir kişiye “ruh hastası” denilmesi yine bir ruhsal sorun tanısı almış bireyleri doğal olarak yaralayıcı nitelikte olmaktadır. Buna benzer sonuçlardan dolayı, toplumsal bilinç oluşturulmasına katkı sağlamak için ruh sağlığı çalışanlarının, sosyal hizmet uzmanlarının toplumu yönlendirici çalışmaları acil bir önem taşımaktadır. Bu çalışmalar, şizofreni tanısı almış ve tedavisini sürdüren bireyler için öncelikli konuların başında gelmektedir. Bir iş sahibi olmak ya da bir düşünme biçiminin tanınır olması ve varlığımızın birileri tarafından hissedilir olması, görünür olmak ve toplumda bir misyon sahibi olmak; herhangi bir sağlık sorunu yaşamayan insan için ne denli önemliyse ve bunların karşılanmadığı koşulda bu sağlıklı kişilerin ruh sağlığı nasıl olumsuz anlamda etkileniyorsa, aynı durum karşısındaki hissediş biçimi, bir ruhsal rahatsızlık yaşayan, tanı alan ve tedavi gören bireyler için de geçerlidir. 
Değersizlik hissini kimse olumlu karşılayıp kabullenmez. Toplumda ötekileştirilmeye maruz kalan kişiler, sadece şizofreni tanısı alan bireyler olmamıştır. Ötekileştirmek ve ötekileştirilmeye maruz kalmak, hem psikolojik hem sosyolojik boyutta ele alınması gereken bir olgudur. Örneğin savaş mağduru çocuklar ya da açlığa mahkum edilen insanları gördükten sonra öylece seyretmenin getirdiği rahatsız edici his, bizi elimizden geleni yapmak isteği konusunda uyarır. Bu duyarlılığa her konuda ve her koşulda sahip olmak; kendimize, yaşadığımız dünyaya ve içindeki tüm canlılara olan saygı ve sevgimizle bağlantılıdır. Çünkü toplumsal yapı ve öğeleri “biz” iz. Hep birlikteyiz. Bedensel ya da ruhsal uyum sorunu yaşayan herkesin görünür olmaya hakkı vardır. Başka bir önemli boyut da şudur: Sağlıklı görünen ya da sağlıklı tanımlanan bir yapı her zaman göründüğü gibi olmayabilir.
Şizofreni bir engel değildir. Şizofreniyi bazen farklı gören bir göz, bazen farklı duyan bir kulak, bazen farklı dokunan bir el gibi düşünebiliriz.
Yazımı Foucault’ un bir sorusuyla bitirmek isterim : 
“ Ben bir bedene sahip olduğuma inanıyorsam, vücudunun camdan olduğunu düşünen birinden daha sağlam bir gerçeği elimde tuttuğumdan emin olabilir miyim?”

Yazar: Sibel Aksüt

İyileşme Nedir? İyileşme Kavramının Bireye ve Topluma Yansımaları

İyileşmeyi bir kavram olarak ele aldığımızda aklımıza ilk gelen nedir? Bu soruya herkesin farklı yanıtlar vermesi olasıdır. İyileşme kavramına çoğu kişi öncül olarak hastalık kavramını ekler. Önce hastalık sonra iyileşme ya da iyileşmeden bahsediyorsak mutlaka 'bir hastalık söz konusu olmak zorundadır' algısı genellikle baskındır.

Konuya ruhsal sorunların toplumda doğru algılanması ve buna yönelik toplumu bilgilendirici çalışmalar perspektifinden eğilince, "hastalık" kavramının damgalamaya ne kadar açık olduğunu görürüz. Olumsuz ya da çoğunlukla onaylanmayan bir davranış gösteren kişinin "hasta" olarak tanımlanması bu ayrımların gözardı edildiğinin göstergesidir. Bu durum bilgi eksikliğinden de kaynaklanmaktadır. Hastalık ve kötülük anlamsal olarak birbirinden farklı kavramlardır. Bu, üzerinde en çok durulması, öğrenilmesi gereken noktadır. Hastalık ya da hasta olmak sağlıkla iç içedir; her an herkes yer değiştirmeye açık haldedir. 

İyileşmeye kendimizden başlamanın anlamını kavrayabilmek; konuya doğru açıdan yaklaşmamız için önemlidir. Bir kişi bireysel iyileşmesine ve bundan yansıyacak toplumsal iyileşmeye katkıda bulunacak bir misyon üstlendiğinde, alacağı sorumlulukların çok iyi farkında olmalıdır. Bu anlamda kişinin iyiliğe, iyileşmeye yönelik attığı her adımın ve içsel farkındalığının bilincinde olması adeta zorunludur. Krishnamurti bunu çok güzel tanımlamıştır: “iyilik rahatlık peşinde değildir." Hiçbirimizin elinde masallardaki sihirli değnek yoktur. Hokus pokus ve abrakadabra gibi söylemlere gerçek yaşamda çok da yer yoktur. İçinde sevgi barındırmayan hiçbir iş ya da çaba, varmak istediği yerin özünü kavrayamaz. Bu anlamda, her bireyin iyileşmeye giden yolun sevgiyle emek gerektiren bir süreç ve belki de hiç bitmeyecek uzun bir yol olduğunun farkındalığına ulaşması, hem kendini hem toplumu daha doğru bir gözle yorumlaması açısından önemlidir.

Toplumu bir orman ya da bir ağaç gibi düşünebiliriz. Bir ağaçta bulunan yaprakları da birer insan olarak varsayalım; bu yaprakların aslında hepsi birbirinden farklıdır. Aynı gibi görünen ayrılar diyebiliriz belki de? Yanyana ama kopuk, yeşil ama farklı tonlarda. Biz insanlar da biraz böyleyiz. Bu yaprakların kimi kurumuş oluyor; kimi küçük, kimini bir böcek kemiriyor kimi ise kocaman, güneşe vermiş kendini parlıyor. Parlayan bir yaprak elbette göze görünür. O halde bu yaprağa ağaçtaki sağlıklı yapraklardan biri diyebilir miyiz? Öyleyse bu yaprağın diğer yapraklar üzerinde iyileştirici bir etkisi mi vardır? Bu soruların cevabına hemen evet demek bir hata olacaktır. Çünkü sağlığın ölçütü her zaman görünür olmakla daha doğrusu herkes tarafından beğenilmekle ilintili olmayabilir. Yine de parlak bir yaprak çoğu zaman sağlığı temsil eder. Bu bazen şans, bazen kendine saygı, bazen de koşullarla ilgilidir. Aslında söylenenler içinde en gerekli olan da sağlıklı çevre koşullarıdır diyebiliriz. Bu durum, bir yaprak için güneş ışığını ideal bir açıyla almak ve yağmur suyunu yeterince içine çekebilmektir. Ruhsal tedavi gören bir kişi için ise, güneş ışığı kapalı kurumlardan çıkabilmek; yağmur suyu toplum içi tedavilere ulaşabilmektir aslında.

İyileşmenin tek bir reçetesi yoktur. İlaç nedir? diye basit bir soruyla başlarsak bunun basit cevabı da şöyle olabilir: kişide eksik ya da fazla olan herhangi bir şeyi kişi için ideal seviyeye getirip, kişinin kendisine zarar vermeyecek konuma ulaşmasına aracı olan "her şey" diyebiliriz. Bu birey odaklı yaklaşım gibidir. Her bireyin ihtiyacı olan ilaç farklıdır. Hipokrat'ın, tıbbın neredeyse anayasası niteliğindeki "Hastalık yoktur hasta vardır" tanımlaması bu durumu çok iyi anlatır.
Kendimizi bir teraziye benzetirsek, ona yüklenecek anlamlarla dengemizi bulup, kendimizi koruyabiliriz. Bu benzetmeden yola çıkarak, ruhsal tedavi gören bir birey için de terazinin bir tarafına antipsikotik ilaçlar, diğer tarafına ruhsal toplumsal ilaçlar yerleştirilirse gerçek iyileşme için atılacak en büyük adımların ilki başlamış olabilir. Ruhsal toplumsal tedaviler için sayabileceğimiz birçok alternatif vardır. Akran desteği, kendine yardım grupları, bir meslek ve iş sahibi olup geçim sağlayabilmek, iyi bir eğitim alabilmek, insanlarla yakın ilişkiler kurabilmek..Tüm bunları mümkün hale getirebilmek için ise en temel ihtiyaç, sosyal destektir.

İyileşme kavramı, koşulların yarattığı algı biçimine göre her bireyde farklı anlamları çağrıştırabilir. Örneğin iş ortamından hoşlanmayan birisi işini değiştirmek isteyebilir. Bir öğrenci okulundan memnun değilse okulunu değiştirmek isteyebilir. Daha iyi, yetkin, sağlıklı ortam ve koşullarda varlığını sürdürmek herkesin hakkıdır. Bir hastane odasında uzun süreli yatarak tedavi gören, ruhsal rahatsızlık yaşayan bir kişi de koşullarını değiştirmek isteyebilir. Kimse uzun süre kendine iyi gelmeyen bir ortamda varolmak zorunda kalmak istemez. Bunu anlayabilmek, hissedebilmek için biraz empati kurabilmek yeterlidir.

Ruhsal tedavi gören bir bireye göre iyileşme, kendini bir şeylerin dışında kalmış hissetmemesine bağlı olarak; bir varoluş alanının içinde olmaya, oyuna dahil olmaya benzeyebilir. Bu, oyunda herkesle eşit olduğunun farkındalığı ve birlikteliği duygusuyla oyuna devam etme isteğidir. Hem birlikte hem özgür, kendi başına ya da kalabalıkta, sorumluluk bilinciyle, koşullarına yönelik adım atabiliyor olmak kişiyi iyileşmeye götüren en etkili yollardan biri olabilir. Elbette adım atabilmek için biraz desteğe ihtiyaç olacaktır. Buradaki dengeyi kurabilmek için az önce bahsettiğimiz terazi metaforunu hatırlarsak, iyileşmeye kendimizden başlamamız ya da iyileşmeyi kendimizden başlatmamız doğru olacaktır. Çünkü bu terazideki iyileşen ve iyileştiren unsurlardan birisi de bir kişi olarak biz oluyoruz. Bu sürece dahil olduğumuzun bilincinde olarak, nerelerde olmamız nerelerde olmamamız gerektiğini bilmek; üzerinde durulması gereken konulardan biridir. Bu sınır bilincidir; ne yapabileceğimiz ne yapamayacağımızla ilgili olarak kendimiz hakkında fikir sahibi olmaktır.

Bir arkadaş olabilirsiniz. Bir anne olabilirsiniz, bir baba ya da eş, bazen de çocuk olabilirsiniz. İyileşmek ve iyileştirmek iç içedir. Bunu bize uzakdoğu bilgeliği Yin Yang kavramlarıyla, karşıtların uyumu ve birliği ilkesiyle açıklayabilir.
Parlayan bir yaprak olmamamız; bizim kuru bir yaprak olduğumuz anlamına mı gelir ya da kemirilmiş bir yaprak olmamız bizim asla yeşermeyeceğimiz anlamına mı gelir?
Karanlık bir kuytudaki bekleyiş bizi iyileştirebilir mi? Güneş doğar yağmur yağarsa,elbette iyileşeceğiz.


Yazar: Sibel Aksüt


Elyn Saks ile Buluşma